21 Haziran 2014, Cumartesi
Genel seçimlerden beri iktidarın tamamıyla şahıs-merkezli siyaset
sergilemesi, otoriter amaçlar tehlikeye düşerse seküler ve dindar
kesimlerden dost bilinenlerin bile hain ve düşman ilan edilmesi, verilen
çok sayıda sözün tutulmaması…
Köklü tarihsel problemlerin sadece seçim yatırımlarıyla çözülebilmesi imkânsızdır. Kürt sorununda adem-i merkeziyetçilik, çoğulculuk, çok-kültürlü ve çok-dilli eğitim, iki dilli öğretmenler gibi konularda ilerleme yok.
Kürt sorunu gittikçe dar bir kliğin elinde AK Parti rejiminin tutarsız politikalarının kurbanı oluyor. Siyasetteki Kürt popülizminin söylemden gerçekliğe dönüşmesine izin verilmiyor.
Üstelik somut yasal planların olup olmadığı konusunda Arınç ve Atalay gibi üst düzey yetkililerin birbirine zıt açıklamalar yapması hükümetin kararlılığı konusunda Kürtlerin zihninde soru işaretleri oluşturuyor. Son hadiselerde bile iktidar kamuoyuna tutarlı mesaj veremiyor. Bayrak indirme tartışmasında da Başbakan ve Atalay, oldukça farklı yorumlar yapabiliyor.
İktidarın sadece “fayda-maliyet” hesaplarıyla siyaset yürütmesi ve bu faydayı tümüyle liderin cumhurbaşkanlığına (ve sonrasına) ilişkin hesaplara bağlaması; maliyeti ise devlete çıkarması ister istemez siyaseti her iki taraf için değerden yoksun ve kalpsiz bir çekişmeye dönüştürüyor.
Dünya üzerinde Kürt meselesi gibi son derece hassas konular kısa vadeli seçim hesaplarıyla değil, sivil toplumun önünü açarak, AB normlarıyla veya demokratik hukuk devletinin ciddiyetiyle çözülebildi. İngiltere ve İspanya’da çözüm süreçleri hamasetle ilerlemedi.
Elbette orada da siyaset çıkarlardan azade değildi, ancak Kürt sorununa benzer konular bu kadar şahsî hesaplara malzeme yapılmadan barışçı bir “devlet aklıyla” çözüme doğru taşındı. Gerçi ülkemizde bu devlet aklı da pek masum bir geçmişe sahip değil.
Fakat AK Parti’nin ana misyonu bunu değiştirmek ve demokratik bir hukuk devleti inşa etmekti. Bunun yerine vesayet edenle vesayet edilenin aynı potada eritildiği “istisnaî” bir parti devletine dayalı süper vesayet formuna dönüşme yolunda hızla ilerleniyor.
Yurtdışındaki örneklerde çözümler liderlerin ikballerine göre dizayn edilmemiştir. Ülke meselesini Erdoğan ve Öcalan’ın geleceğine kilitlemek Türkiye’yi gerçek bir demokrasiden çok tek adam kültlerine dayalı bir Ortadoğu ülkesine yaklaştırmaktadır.
İktidar, sokaktaki Kürt gençlerin zorlu anlam dünyasına inmekten çok uzak. İnsanlar gibi toplulukların da psikolojisi vardır. Güven bir kez zedelendi mi kırılan vazoyu eski haline getirmeniz mümkün olmaz. Ülkede yürütülen genel siyasetin hodbinliğinden ve kabalığından toplumun her kesimi gibi Kürtler de etkilenir.
Görülen o ki Soma’da atılan tekme Türk-Kürt bütün ülke halkını incitmiştir. Gezi hadiselerinde ölenlerin ve gözü çıkanların etrafında oluşan derin travma yine Türk-Kürt bütün halka yayılmıştır. Aleviler gibi Kürtler de “acaba bu iktidar bizim sorunumuzu çözmek ister gibi yaparken yeni bir vesayetin peşinde mi” diye huzursuzluk yaşıyor.
Zira aynı iktidar vakt-i zamanında çözüm vaat ettiği Alevileri (Berkin hadisesiyle, ateist ya da Ali’siz Alevilik çıkışlarıyla beraber) bugün adeta hain ilan etmeye başladı; cemevi bile tanınmadı; daha sert ve sahte delil üretmeye dayalı bir strateji Hizmet Hareketi’ne uygulanıyor; söz verilen yeni anayasanın da bir taktik olduğu anlaşılıyor ve işte Kürtler de ileride bu süreçlerden muaf olmayabilecekleri ihtimalinden endişe duyuyorlar. Diğer vaatlerini yerine getirmemiş bir iktidar Kürt sorununda da derin bir güven krizine yol açıyor.
Başkanlık veya yarı başkanlığa açık bir cumhurbaşkanlığı için gerekli olan Kürt oyları karşısında özerklik mi yoksa Öcalan’a ev hapsi veya özgürlük mü? Nedir?
Aslında yüzeydeki uzlaşmanın liderleri, kendi tabanları üzerinde egemenliklerini sürdürmek isteyen aktörler oldukları için ikisi de birbirlerinin zaaflarını çok iyi biliyorlar. Ülkede haksızlığa uğrayanların sorunlarına gerçekçi sivil çözümler getirmek, her iki taraftaki tek aktör takıntısı yanında ikincil bir konu. Ancak 21. yüzyılın dünyası ve uluslararası dengelerin karmaşıklığı kimseye tek adamlığı nasip etmiyor.
İşin ironik tarafı şu ki, bugün Kürt siyaseti bile iktidar ve yandaşları kadar Öcalan’ı sahneye itmiyor. Yanlış anlaşılmamalı, Kürt siyaseti Öcalan için elbette soyut planda kurucu ideoloğumuz, örgütün felsefesini yazmış Ulu Önder diyerek kendi manevi âleminde liderini yüceltiyor, mitleştiriyor ve kutsallaştırıyor.
Bununla birlikte Öcalan bu durumdan memnun gibi gözükse de ben daha ölmedim demek istiyordur muhtemelen, beni böyle tümüyle sembolik hale getirmeyin diye düşünüyordur sanırım.
Ama bu soyut sembolizme karşı kanlı canlı durduğunu ve PKK’yı her konuda yönlendirebileceğini Kandil’e tam olarak belletebilmesi zor gözüküyor. Tutsak olduğu için Kandil kendisine simgesel konum çizmiş durumda ve bu konumu yer yer hatırlatıyor.
Dolayısıyla Kandil’in önderliğe saygısı sonsuz ama ötesi ne… emin olmak kolay değil. Elbette Kandil önderliği tahkim ediyoruz diyor ama şu anki mücadeleyi tümüyle İmralı’nın emriyle yürütmeyeceklerini de belli ediyorlar.
Bunu nereden çıkarıyorsun diyenler olabilir. PKK’nın bazı üst düzey yetkilileri bu yorumu teyit ediyor. İki yaz önce bile Murat Karayılan, Avni Özgürel’e verdiği röportajda Öcalan’ı sanki siyasal bir kültün sembolü gibi gördüklerini, ama onun emriyle mücadeleyi yürütmediklerini ima ediyordu:
“Öcalan bir felsefe, bir çizgi koydu ortaya... Kendisi olsa da olmasa da biz bu mücadeleyi yürütebilecek durumdayız. Kırk yıldır bu işin içindeyiz yani... O bizim önderimizdir. Fakat eskiden de kendisi yönetmiyordu. Kendisi stratejisttir.
Çerçeve veriyor, biz yürütüyorduk zaten. Yine yürütüyoruz işte... Önderliğin oluşturduğu emirle yürütüldüğü bir şey değildir yani. Mesela kendisi o zaman da Şam’daydı. Bu kadar dağlarda yürütülen bir hareket vardı. Yani demek istediğim, biz ideolojik-felsefi olarak önder Apo’ya bağlıyız.”
Tabii hemen denilebilir ki bu iki sene önceydi; iktidarın “görüş yasağı” koyarak Öcalan’ı aylarca iletişimden tecrit ettiği bir dönemdi. Bu yüzden PKK’nın Öcalan’sız da ayakta durduğuna dair siyasi bir hamledir diye düşünülebilir.
Ancak Öcalan, o dönemde bilerek ve isteyerek de Kandil’le iletişimi kestiğini belirtiyordu. Görüş yasağı asıl engel değildi; susuyordu çünkü söyleyeceklerinin Kandil’de bir karşılığı olmayacağından korkuyordu. Sözünün dinlenmediğini hatta aldatıldığını düşünüyordu.
Peki çözüm sürecinde ne olmuştur ki, Öcalan aktif bir role geçmiştir? PKK çözüm sürecinin öncesinde askeri yönden köşeye sıkışmıştır, üstelik o dönemde (ve halen daha) Suriye’ye çok daha fazla sayıda militan göndermesi gerekmiştir.
Elindeki insan kaynağı yetmemiştir. Öcalan’ın yeniden bir oyuncuya dönüştürülmesi Kandil’in Suriye’de yaşadığı konjonktürel ihtiyaçlarla ve Türkiye’de köşeye sıkışmışlıkla ilişkilidir.
Peki Türkiye’de fena halde köşeye sıkışmış bir PKK’nın, çözüm süreci sayesinde hem de silahlarıyla birlikte Öcalan üzerinden aktif bir siyasi oyuncu haline getirilmesi kimin aklıyla dizayn edilmiştir. Bu projenin arkasında yurtiçinde ve Ortadoğu’da kimler vardır?
Bunlar bizi aşan sorular. Ancak çözüm süreci denilen periyotta çatışmasızlık denen şey aslında çatışmanın tümüyle Suriye’ye kaydırılmasıdır (son gelişmelerle buna Irak-Kerkük cephesi de eklenmiştir).
Çözüm sürecinde PKK hem Suriye cephesini tahkim etmekte hem de Türkiye’de silah bırakmadan siyasal genişlemeyi başarmaktadır. Silahlı ama silahın kullanılmadığı bir siyasal genişleme. Üstelik Güneydoğu’daki sivil Kürtleri de yeni militan kaynağı olarak kullanmayı ihmal etmiyorlar.
Çözüm sürecinde çok sayıda gencin Türkiye’den PKK’ya katılması Suriye’deki (ve şimdi Irak’taki) Kürt mücadelesiyle ilgilidir.
Demek istiyorum ki İmralı ve Kandil ilişkisi sanıldığından daha karmaşık satrançvari bir ilişkidir, yıllar önce bile Karayılan, Öcalan yakalanır yakalanmaz “artık sembolik başkandır” diyebilmişti. Aslında liderler ölmeden önce tümüyle sembolik statüye kavuşmazlar, ölümlerinden sonra kült bir imge elde ederler.
Kandil ise bu statüyü daha yaşarken Öcalan’a vererek, tutsaklık altındaki bir liderden emir alma konusunda çoğu zaman ikircikli bir tavır sergilemektedir. Öcalan-Kandil ilişkisi ne tümüyle güvenilecek ne de tümüyle göz ardı edilecek bir ilişkidir.
Her iki failin de siyasi hesapları vardır. Ancak Öcalan gitgide ahir ömrünü hapiste, dört duvar arasında geçirmek istemeyen bir plan üretiyor. Bu planın Kandil’in siyasetiyle örtüşüp örtüşmeyeceği bilinmiyor.
Daha doğrusu Öcalan başkanlığa karşı özerklik diyerek Kürt siyaseti üzerindeki tesirini muhafaza ediyor. Fakat aynı zamanda başkanlığa karşı “özgürlük” isteyerek kendi meselesini de ortaya koyuyor. Kandil ise “tutsak edilmiş ulu önderimiz” simgesinin ya da söyleminin getirdiği “ekonomi-politik” konusunda paradoksal bir tavır içinde.
Yukarıda belirttiğim gibi 2012’de de böyleydi, bugün de farklı değil. PKK “… Lice’deki benzer katliamları önleyecek yer İmralı değildir. Hiç kimse İmralı’dan, gerçekleşmeyecek beklenti içine sokulmamalıdır.” diyerek açıklama yapmıştır.
İktidar yıllarca Kürt sorununda biz güvenlikçi değiliz dedi fakat Roboski katliamıyla, Paris suikastlarıyla, KCK içine sokulan kontrgerillayla, kalekol tartışmasıyla, “indireceksin” talimatıyla, Lice’de vurulanlarla anlaşıldı ki güvenlikçi yaklaşımı önemli bir çözüm kartı olarak sürdürüyorlarmış.
Zaman geçtikçe kimlerin güvenlikçi ve “seçim tasarımcısı”, kimlerin “hakiki demokrat” olduğu daha net anlaşılacak sanırım.
http://www.zaman.com.tr/yorum_kurt-sorununda-guven-bunalimi-simgeler-ve-gercekler_2225768.html sayfasından alınmıştır.
